İş nedeniyle oldukça çok seyahat ediyorum. İç Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya Marmara’dan Akdeniz’e Trakya’dan Egeye farklı şehirlere periyodik aralıklarla gitme ve ortalama 3 ayda bir yapılan seyahatler ile bu şehirlerdeki değişiklikleri ve yenilikleri net bir bakış açısı ile gözlemleme şansım oluyor.
Benzer gelişmeler her şehirde oluyor. Örneğin şu anda en popüler yenilik yürüyen merdivenli, asansörlü üst geçit neredeyse her şehirde üçer beşer yapılıyor. Hepsini aynı firmamı yapıyor, bu firma kimin gibi ilk akla gelen değerlendirmeleri yapmayacağım ama şu anda belediye başkanları arasında çok popüler olduğu gerçek.
Özellikle yerel seçimden sonra yeni seçilen başkanlar şehre bir ben geldim mesajı vermek için herhalde hemen göze batan projeler ortaya koyuyor. Parklar, bahçeler, anıtlar, mesire alanları, heykeller, binalar vb yapılar hemen şehrin şeklini ve halini değiştiriyor. Son bir yıldır bu bende hobiye dönüştü artık bir süredir gitmediğim şehre gidiyorsam ne vardı ne yoktu oyununa başlıyorum. O kadar çok şey yapılıyor o kadar çok değişiklik oluyor ki adeta Türkiye bir şantiye sahası.
Tabi her gidişin bir gelişi olduğu gibi her seyahatin bir dönüşü oluyor. Bazen 2 hafta bazen 3 hafta bazen 2 gün süren bu seyahatlerden sonra İzmir’ime döndüğümde benzer bir oyunu burada da oynamak istiyorum ama ne yazık hiç zevkli olmuyor çünkü değişen ya bir şey olmuyor ya da az sayıda değişen de memnun etmiyor.
Biz İzmirliler özellikle şehir dışında yerel değerlerimiz ve yerel kültürümüz ile övünürüz, basit kelime değişikliklerini bile (çiğdem, gevrek vb) gururla söyler anlatırız yerel kimliğimiz hep ön plandadır. Ama bu dillerimizde olan yerel kimliğimizi şehrimiz ne kadar yansıtıyor ya da yansıtıyor mu?
Dünya güzeli şehrimiz gün be gün basit bir bina yığınına ve kendini ifade edemeyen bir şehre dönüşüyor. İzmir’in gözbebeği Alsancak ta onlarca yıkılmaya yüz tutmuş tarihi bina, şehrin göbeğinde camları kırık harabe şeklinde tütün depoları, alakasız bir yerde Tariş, Tekel fabrikaları vs vs vs.
Sabuncubelinden, Belkahveden aşağıya inerken, Menemenden şehre girerken, Havaalanından merkeze ilerken başlıyorum söylenmeye;
Madem milyon dolarlık bir Atatürk büstü yapacaktık niye bu alakasız yere yaptık keşke yapsaydık bayraklı sırtlarına körfeze giren her gemi, Altınyol dan geçen her turist, Kordon’da dolaşan her birey görseydi Atatürk’ümüzü,
İzmir’e giren her yolda son 10-15 km her km’ye Bergama Belediye’sinin koyduğu gibi İzmir’i tanıtan İzmir’i anlatan yazılar koysak yavaş yavaş alıştırsak gelenleri İzmir’e,
Pasaport’taki varlıkları bile kimilerini rahatsız eden seyir teraslarını tüm kordon boyunda çoğaltsak, suyunu çıkartmadan masalar koysak servisler yapsak yeniden Kordon’u denizle, Denizi kordonla tanıştırsak,
Susuzdede’ye dev bir Göztepe bayrağı, Yamanlara dev bir Karşıyaka bayrağı sallandırsak karşılıklı bu şehir İstanbul’a özenmez desek,
Fuardaki çimleri ağaçları öyle bir kessek öyle bir budasak ki uçaktan bakınca İzmir yazsa birde gülücük olsa,
Otobüsler tek tip kırmızı olacağına İzmir manzaralarına boyansa, Taksiler tek tip sarı olacağına Yalı Çapkını resimleri ile süslense, Dolmuşlar tek tip mavi olacağına her hattı başka renk rengarenk olsa,
Konak’tan İnciraltı’na yapay palmiye görünümlü hurma yerine narenciye ağaçları diksek yol boyu sap sarı olsa her iki yön,
Daha yüzlerce örnek yüzlerce ufak tefek ayrıntı ile Amerikan filmlerindeki tozlu liman şehirlerine benzeyen bu şehir kapısından girenin yüzüne ben İZMİRİM FARKLIYIM diye vursa kimliğini…
Çok mu zor, Çok mu maliyetli. Hayır! yapılan onca boş işten daha kolay daha ucuz.
Özkan Cengiz





